banner195
SIFATINA TÜKÜRÜLESİ - Mithat Bülent Özmen yazdı
  Biz iki yüzlüyüz. Samimiyetimiz sakat. Adamlığımız yarım, sevdalanmalarımız kompleksli. Anam avradım olsun diye yemin ediyoruz. Yeminimiz bile problemli. Kötü niyetliyiz. Çok zamandır kadına kadın demiyoruz mesela. Bayan diyoruz. Çünkü onu bellettiler bize sessiz sedasız. 80 öncesinde nasıl erkeklerin bıyık bırakma şekillerinin ideolojik bir ifadesi var idiyse, bu gün bayan ya da kadın demenin de böyle bir şey ifade ettiğini bal gibi hepimiz biliyoruz. Kadın üzerinden kelimelere bile don biçtik. 

Bizim kadına dair tek samimiyetimiz analaradır. Onu da ana gibi yar olmaz diye tescillemişiz, günde kırk kere söylemişiz ama önünü ardını pek sorgulamamışız. Belki de sırf bu yüzden anamız haricinde kadını pek de takmamışız. Karımız, sevgilimiz, kız çocuğumuz ya da ablamız hepsi koca bir yalan dünya. Çünkü kadın hala sahip olunası bir şey bizim için. Birey değil, bir mal. Bir hizmet, bir zevk öznesi. Bir meta. Bir kullan-at aparat. Tam da bu yüzden Sait Faik’in Hidayet’i gibi seviyoruz biz kadını. 

“... Dostumu öldürdüm abi, sakla beni..
Neden öldürdün, Hidayet? 
Seviyordum be abi.. 
Nasıl seviyordun, Hidayet? 
Deli gibi be abi...”

Oysa Nazım Hikmet kadını “...O benim kollarım, bacaklarım, başımdır. Yavrum, annem, karım, kızkardeşim, hayat arkadaşımdır.” diye sevmiş. Ne gam. Biz SF’nin öyküsündeki Hidayet gibi seviyoruz kadını. Böylesi daha kolay, hem daha az zahmetli. Çorbanın tuzu mu eksik kalmış? Tak vuruyorsun alnının ortasından, olup bitiyor işte. Bir hayvan çiçeğini istismar mı etti? Edene bakmıyoruz. Hidayet’in halinden Hidayet anlar icabında. Çiçeği tutup koparıyoruz boynundan. Namusumuzu ozona yatırmış oluyoruz böylece. Mis gibi oluyor. Hem deli gibi seviyorduk ya, kıt kafamızın kıt nişanesi niyetine yanı başımızdan da ayırmıyoruz sevdiceğimizin bedenini. Götürüp evimizin bahçesindeki kümese gömüyoruz. Ve tüm bu hunhar cinayetleri o bedbaht kadının ya babası, ya kocası, ya sevgilisi ya da kardeşi sıfatıyla yapıyoruz. Sıfatımıza tükürülesi. 

Aslında aşağıya alıntıladığım üç satır okurken acıtıyor, utandırıyor ve elbette bizi bizden tiksindiriyor ama gerçek biraz da böyledir:

“2011'de erkekler 257 kadın, 14 çocuk ve iki bebek öldürdü; en az 102 kadın ve 59 kız çocuğuna tecavüz etti; 167 kadını taciz etti; 220 kadını yaraladı. 2011'de koruma talep ettiği, savcılığa veya polise şikayette bulunduğu ya da sığınmaevlerine yerleştirildiği halde 11 kadın öldürüldü, üç kadın ağır yaralandı.”

Erkek şiddetinin yaş, sosyal ve ekonomik statü, eğitim, meslek falan filan dinlemediğini hepimiz kendimizden değilse de –çünkü biz öyle bir şey asla yapmayız- en azından çevremizden biliriz. Ama yine de kadın ne kadar az okursa, ne kadar çok dizini kırıp evde oturursa o kadar makbul; o kadar “öldüresiye” sevilesidir. 
Çünkü böylesinin daha az sesi çıkar, daha kolay tepesine binilesidir, daha sahipsizdir, gideceği yeri sığınacağı yurdu yoktur. Senindir işte, malındır, kullan-at aparatındır. İşte sırf bu yüzden bu memleketteki 3.8 milyon okur yazar dahi olmayan vatandaşın 3.2 milyonu kadındır. Sırf bu yüzden neredeyse evlenen her üç kadından bir tanesi 18 yaşın altındadır. Yani bildiğiniz çocuktur. 

Şimdi siz kız çocuğunu okutmuyorsanız, memleketin her üç kadınından birisini daha 18’ine gelmeden evlendiriyorsanız, çalışmasına müsaade etmiyorsanız; evden çıkmasın diye karnından çocuğu, sırtından sopayı eksik etmiyorsanız sonuçta geleceğiniz yer 2023 değildir, hiç bir yerdir. 

O hiç bir yer 2003-2009 arasında kocaları, babaları, kardeşleri tarafından toprağa gömülen yaklaşık 4.000 kadının hiç yaşanmamış hayatıdır, kurmaya cesaret dahi edemedikleri hayalleridir. O hiç bir yerde o kadınların hiç atılamamış kahkahaları var. Ve o hiç bir yer biz erkeklerin sıfır noktasıdır. İşlediğimiz cinayetlerin 7 senede yüzde 1.400 arttığı cinayet şebekemize yardım ve yataklığın melun beşiğidir. İğdiş ettiğimiz binlerce masum umuttur, heyecandır, güzel bakıştır. 

Peki biz babalar ve diğerleri böyle fena şeyler eylerken, devlet baba nerede sahi? 60 yaşındaki sanığın davasında cinsel istismara uğradığı söylenen 14 yaşındaki genç kızın ruh ve beden sağlığının bozulmadığına kanaat getirerek sanığın tahliyesini sağlamakla meşgul değildir herhalde? Sahi, 2005’ten beri güya yürürlükte olan yasaya göre nüfusu 50.000’i geçen belediyelerin kadın sığınma evleri yapma zorunluluğuna rağmen bu gün binlerce olması gereken kadın sığınma evi sayısının onlarla sınırlı kalmasını nasıl açıklıyor devlet baba? Kadınlar buralara güvenip biz babalara, kocalara, ağabeylere mahkum olmaktan kurtulmayı göze alır, mazallah birey olur, özgür olur endişesi mi var yoksa? Daha neler. Olsa olsa devlet babanın çılgın projelerden bu sığınma evlerini yapmaya henüz vakti olmamıştır. Yoksa adı üstünde koskoca devlet baba, bizim gibi fasulyeden baba değil ya..

Mithat Bülent Özmen
https://twitter.com/MithatBulent


MuhalifGazete.com
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Misafir Avatar
nermin süzer 2 yıl önce

cok güzel anlatmis,türkiyede kadin olmanin dramini.kalemine saglik.

Misafir Avatar
Mükerrem Yesil 2 yıl önce

kadina saygiyi ögretmeyen analarda suclu

Misafir Avatar
kader 2 yıl önce

malesef ama bizim yaşadiğimiz gerçek dünya bu ve bi o kadrda acı.birşeyler yapılmalı ama butun insanlığın bu konuda biliçlendirilmesi ve agır cezalara maruz bırakılmalaki birdaha olmasın cana kıymak dovmek şiddet nasılmış bunu aciz bi kadına yapmak nasılmış anlasınlar

Hakan Şükür ile Nazlı Ilıcak Kısır Yaptı
Hakan Şükür, Nazlı Ilıcak'ın "Pazar Gezmesi" programı için mutfağa girdi. Şükür ve Ilıcak oyun konsolunda...

Haberi Oku